İnsanoğlunu korku ve kaygılarından esir alan bir korku saltanatı bu.
Türkiye’yi korkular yönetiyor…
Dünyayı korkular yönetiyor…
Çünkü “insanı” korkuları yönetiyor.
“Dışarıdaki çatışma” aslında “İçteki çatışmanın dışavurumudur.
Asıl korku insanın içindedir…”
Ne korkusu?
Üç tür “kadim korku” olduğundan bahsediyor.
BİR: Ne yiyeceğim? Ne giyeceğim? Ya hastalanırsam? Nerede tedavi olacağım? Yani fiziki yaşam kaygılarının korkusu…
İKİ: Ya tutuklanırsam? Ya hapse atarlarsa? Yani sosyal yaşamın kaygıları ve korkusu…
ÜÇ: Ya ölürsem? Mezarın ötesinde ne var? Yani ölüm korkusu ve kaygıları…
İnsanoğlu bu üç tür korku ve kaygının esiri olmakta…
Tarih boyunca her tür sömürücü sistemler birinci korkudan,
her tür baskıcı, despot diktatörlükler ikinci korkudan,
her türden nihilist akımlar da üçüncü korkudan beslenmekte…
İnsanoğlunun bu korkuları yenmesi halinde sömürücü sistemler ortadan kalkacak, baskıcı diktatörlükler yıkılacak, nihilizm de sona erecektir.
Çağımızda bu korkular ancak eşitlikçi, toplumcu bir düzen, tam demokrasi ve dinin el ele vermesiyle yenilebilir.
Çünkü toplumcu bir düzen birinci korkunun, tam demokrasi ikinci korkunun, din ve maneviyat da üçüncü korkunun panzehiridir.
Dünyadaki “korku impatorluğunu” kendi içinde mantıki tutarlığa sahip bütüncül bir sistem dahilinde yenmek ve alaşağı etmek mümkündür.
Bu, öyle bir bütüncül sistem olmalı ki insanoğlunun hem ekonomi politik korkularını, hem siyasi ve sosyal korkularını, hem de ontolojik yalnızlık korkularını yenebilmeli.
Bunu tek başına ne sosyalizm, ne de tek başına demokrasi sağlayabilir.
Bunu ancak İslam sağlayabilir.
Kur’an’da sürekli tekrar edilen sözlerden birisi “Onlar için korku yoktur, üzüntü de duymayacaklardır” (ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yehzenûn) ayetidir.
Korku ve hüzn (endişe, kaygı, tasa)…
Kur’an bunların olmadığı bir dünyadan bahsediyor.
Burası “cennet” olsa bile dünyadan bağımsız değildir.
Çünkü cennet Kur’an’ın aynı zamanda dünyevî ütopyasıdır.
Bu anlamda “cennet” sınıfsız toplumu ifade ediyor.
Orada “tevhid” yani sınıfsız tek toplum var.
İnsanoğlu orada iç, dolayısıyla da dış korkularını yenmiştir.
Aç ve açıkta kalma, siyasal despotizm, sosyal baskı, ontolojik yalnızlık korku ve kaygıları yoktur.
Bu anlamda cennetin özgür insanı korkularını fethetmiş insandır.
Onun için onda ‘korku yoktur, kaygı de olmayacaktır.
İnsanın özgürce kendini geliştirmesi ve yüceliklere ulaşması için önce bu ilkel korku ve kaygılarını yenmesi lazım.
Aksi halde korku ve kaygı cehenneminin çukurlarında dürtüleri ile yaşayan hayvan gibi debelenip dururuz.
“Cehennem” ise sınıflara ayrılmış, parçalanmış toplumu ifade ediyor.
Orada “şirk” yani parçalamalar, bölmeler, sınıflamalar, kastlar, kabileler vardır.
İnsanlar kavmiyet, milliyet, meslek, mülkiyet, cinsiyet ayrımcılıklarına tabi tutulurlar.
Keskin çelişkiler derinleşir, aç ve açıkta kalmamak, tedavi olmak gibi en tabii ihtiyaçlar, ana diliyle konuşmak, kendini ifade etmek, kimliği ile tanınmak, saygı görmek gibi en tabii haklar için bile debelenip durmak zorunda kalırız.
Hayat yük olmaya başlar, insanda yaşama sevinci bırakmaz.
Doğmak anlamsız bir tekrara, yaşamak gereksiz bir uzantıya dönüşür. Artık doğmak dünyaya atılmışlık, ölmek de tezek olmakla eşdeğerdir. İktisadî uçurumlar, yıkılmaz otoriteler, aşılmaz duvarlar, ebedi statüler…
Böylesi bir topluma/ülkeye/dünyaya korku ve kaygı egemendir.
İnsanları yöneten kendileri değil; korku ve kaygılarıdır.
Oysa bunların hiç birisi “cennette” (doğal, özgür toplumda) yoktur…
Peki, yukarıdaki üç kadim korkunun ve kaygının panzehiri acaba nedir?
BİR: “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler, karşılıklarını Allah’tan mutlaka alacaklardır. Onlar için korku yoktur, kaygı da duymayacaklardır.” (Bakara; 2/274)
Yani: Ya aç ve susuz kalırsam? Ya hastalanırsam? Çocuğum nerede okuyacak? Nerede tedavi olacağım? korku ve kaygısının panzehiri gece ve gündüz, gizli ve açık infak; vermek, paylaşmak, bölüşmektir.
Bu, bir toplumda açlık, susuzluk, barınma, sağlık, eğitim gibi tabii ihtiyaçların garanti altına alındığı bir düzeni ifade eder.
Burada infakı insafa bırakılmış nafile bir ibadet olarak değil; oluşturucu, düzenleyici, yaptırım ifade eden ekonomi politik ilke olarak okuyoruz.
Böyle olunca toplum fertlerinin aç ve açıkta kalma, barınma, hastalık, yaşlılık, eğitim ve sağlıktan kaynaklanan korkuları olmayacak, kaygı da duymayacaklardır.
Malların gece ve gündüz, gizli ve açık infak edilmesinin Allah’tan gelecek karşılığı bu değilse nedir? Bu cennetin dünyevî yüzüdür. Uhrevî yüzüne gelince O’nun imanı bizde, bilgisi Allah katındadır.
Kur’an, böylesi bir düzenin eninde sonunda kurulacağını, sağduyunun bunu gerektirdiğini, sağduyu sahiplerini dile getirerek şöyle açıklar: “ Sağduyu sahipleri simalarından tanıdıkları bir takım adamlara diyecekler ki: ‘Ne zenginliğiniz, ne kuru kalabalıklarız, ne de büyüklük taslayıp durmanız işe yaramadı. Allah bunların yüzüne bile bakmaz diye yemin ettiğiniz bunlar mıydı?’ Girin cennete! Onlar için korku yoktur, kaygı da duymayacaklardır.” (A’raf; 7/48-49).
İKİ: “Firavun ve adamlarının şerrinden korktukları için, önceleri Musa’ya halkının bir kısım (gençlerinden) başka iman eden olmadı. Çünkü Firavun, yeryüzünde gücü ele geçirmiş acımasız bir despottu.” (Yunus; 10/83).
Yani: Ya tutuklanırsam? Ya hapse atarlarsa? korkusunun panzehiri, Firavun örneğinde görüldüğü gibi, ülkede/yeryüzünde gücü ele geçirmiş “korku imparatorluğunun” sona erdirilmesidir. Despot, tiran ve diktatörlüklerin alaşağı edilmesidir.
Öyle ki bu diktatörlükler sürekli olarak korku yayarlar: “Firavun ‘bırakın beni öldüreyim Musa’yı da Rabbine dua etsin (de kurtarsın onu). Çünkü dininizi/devletinizi değiştirmesinden veya ayaklanma çıkararak ülkede karışıklık (fesat) çıkarmasından korkuyorum’ dedi.” (Mu’min; 40/26).
Görüldüğü gibi böylesi ülkelerde, ülkeyi yöneten diktatörün/diktatörlüğün korkularıdır. Bir korku kumkumasına girmişlerdir. Halk da diktatörlüğün korkularından korkmakta ve ancak bir kısmı (cesaret sahibi gençler vs.) bu korkuya teslim olmamaktadır.
Böylesi korku imparatorluklarında, İbn Haldun’un tabiriyle halkın “tesirli metaneti” kırılır. Çinli bilge Laotse’nin dediği gibi de “Baskıcı ülkelerin halkı kaypak ve ikiyüzlü olur.” Bu durumda diktatörün korkak olması da tabiîdir.
şte böylece “korku” bir ülkeyi teslim alır. Akılları ve dimağları işletmez, gözleri görmez, kulakları duymaz hale getirir. Bundan çıkmanın yolu korkunun yeşermediği, kaygının da bitmediği bir düzen kurmaktır. Onun için cennette (doğal dünya, özgür toplum) korku yoktur, kaygı de olmayacaktır…
ÜÇ: ‘Rabbimiz Allah’ deyip, doğruluk ve dürüstlük yolunda yürüyenler için korku yoktur, kaygı da duymayacaklardır.” (Ahkâf; 13).
Yani: Ya ölürsem? Mezarın ötesinde ne var? “Ben kimim ve bu hal neyin nesi?” korku ve kaygısının panzehiri Allah’a ve ahirete iman ile erdemli ve dürüstçe yaşanmış bir hayattan (amel-i sâlih) başkası değildir.
Böyle bir insan ölümden neden korksun?
Mezardan sonra ne olacağından neden endişe etsin?
Dünyanın saçma, hayatın anlamsız olduğu nihilizmine neden kapılsın?
Dürüstçe bir hayat sürdükten sonra ona kim ne yapabilir?
Gizli günahları olmayan birisinden daha güçlü kim olabilir?
İnsanı esir alan asıl kendi günahları değil midir?
Ortaya çıkacağından korkmadığın bir “şantaj kasedin” yoksa senden daha cesur kim olabilir?
“Ya yalan, iftira?” denirse onun mumu yatsıya kadar yanar.
“Ya haset, çekememezlik?” denirse o da sahibini ateşin odunu bitirdiği gibi yer bitirir, sana hiçbir şey olmaz.
İnsanı ontolojik yalnızlık korkusundan kurtaran “Allah’a iman” nasıl bir şeydir?
Bu bir teoloji mi, yoksa yaşayan, canlı bir tecrübe mi?
“Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez.
Ya Allah’a tapacaksınız, ya da (para tanrısı) Mamon’a” diyen İsa acaba ne demek istiyor?
İman, emniyet, güven kökünden gelir.
Bir şeye inanmak ona güvenmek, itimat etmek demektir.
Düşünün… Hayatta Allah’a mı yoksa paraya mı daha çok güveniyorsunuz? Hangisi size güven veriyor? Hangisinin adını duyunca yüzünüz gülüyor, içinize güven doluyor?
“Peşin parayı duyunca nasıl da gülüyor” veya “Parayı sevmem ama stresimi alıyor” sözünden de anlaşılacağı gibi aslında biz Allah’a inanmıyoruz, imansız yaşıyoruz.
Çünkü imanın yarısı risktir; dış dünyada “nesne” olmayan bir şeye inandığımızı söylemekteyiz.
Soru şu: “Yarın ne yiyeceğim” diye sorulduğunda “Şu parayı al, sana bir ay yeter, korkma” diyen birisi mi, yoksa “Allah var, korkma” diyen birisi mi size daha çok güven veriyor? Aslında neye iman ettiğimizin belli olması için, zorlayıcı bir içkinlikle iki şıktan sadece birini işaretleyin…
Ne oldu? Zorlanıyorsunuz değil mi? Evet, iman öyle bir şey işte.
“Allah var, korkma” demek, aslında ‘hayat var, toplum var, tabiat var, toprak, su, hava, ateş, rızık ve rızık kaynakları var, kardeşlerim var, bunlar daha büyük, kalıcı, sıcak, güvenmeye ve dayanmaya daha layık…’ demektir.
İşte böyle bir toplumda yaşayan için korku yoktur, kaygı da olmayacaktır.
Korku ve kaygı dolu zihin, bunlara inanmayan zihindir.
Çünkü paradan başka kimseye güvenmemekte, olmayınca fakir kalmaktan, olunca fakir düşmekten ödü kopmaktadır.
Her daim korkarak yaşamaktadır.
Korkularının esiri olmuş, kaygıları onu teslim almıştır.
Üç kadim korkunun (ekonomik, politik, ontolojik) pençesinde kıvranan insanoğlu…
Bu korkular sebebiyle sömürücü sistemlere, despotik idarelere teslim olan ve hiççiliğin çukurunda debelenen insanoğlu…
Şimdi, böyle bir insan özgür müdür?
Neydi özgürlük?
Korkularını fethetmek, kaygılarından kurtulmak…
Korkunun üremediği, kaygının türemediği bir dünya kurmak…
Korku imparatorluklarına, kaygı saltanatlarına son vermek…
Ya sonra?
Sonra mı?
Asıl iş ondan sonra başlıyor.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder